Rüya Anıdan Sayılır Mı? – Karaköy Mono

Bu isim için çok şey söyleyebilirim. Çok rüya gören ve hayatını rüyalarıyla yaşayan birisi olarak… Ama bugün bir sergiden bahsedeceğim. 2,5 yıl önce daha ilk okuduğumda etkisine kapılmış beni nelerin beklediğini heyecanla merak edip düşlemiştim. Ve hepsi düşlediğim gibi oldu. Tam bir rüya!

Eserlerinden duruşundan sanatından ve kendinden etkilendiğim bir Heykeltraş-Ressam-Şair hepsi sevgili Ozan Ünal. Ünal’ın son sergisi geçtiğimiz hafta İstanbul’da sanatseverler için sergilenmeye başladı. Hâlâ bu tarihte orada ve sanatçının kendisi ile sergiyi gezebilmenin mutluluğu içindeyim… Ne büyük şans. Şimdi evimdeyim ve notlarımı, bendeki etkisini sizlerle paylaşmayı çok istiyorum. 

Ozan Ünal: Sanatı bencillik halinden çok uzakta, demirin ve betonun o soğukluğunun tam aksine içinizi ısıtan, sözlerini, hislerini esirgemeden paylaşan, çoğalan, ışık veren bir sanatçı. Bazı uzak ve kelimelerin yitik olduğu paylaşımların tam aksine, anlattıkça çoğalan hikayelerle büyüyen bir dünya… 

Mesela tam sergi salonuna adımınızı attığınızda sizi muazzam kanatları ile karşılayan ilk eserlerden “Katları Kendinden” için şu sözleri paylaşıyor:

“Her şey geçtiğinde, koparıp attığın,
giden bırakan, eksilen her parçandan,
yenen, peşkeş çekilen, bedel diye ödenen
oradan buradan döküp saçtığın
her parçandan sonra sana kalan
sende kalan…
işte onlar senin kanatların olacak…”

Böylece Ozan Ünal’ın 16. yüzyıldan Ortaköy Kethüda Hamamı’nda açılan sergisi nerdeyse otuza yakın heykelle size sunuluyor. Öz-şefkat ilk köşede tam karşısında Dut Altında ile Gözgeze geliyor sonra oda oda heykellere merhaba diyorsunuz. Büyülü bir mekanda ve tam olarak heykellerle bütünleşen bir dünya. Burada gizlemek istemiyorum ki benim için sergiyi gezmek oldukça zordu… Kapalı alanda çok kalamayan biri olarak başım dönerken hepsinin karşısında gözlerine bakarak ellerine dokunarak görmenin hissi bambaşka bir tecrübe. Tek tek odaları inceliyor ve heykellerin hepsinin aslında kendilerine ait oldukları bu yerlerin tam onlara ait, karşıdakine o hissi verdiği yer olduğunu hissediyorum. Göç, çok köşede yalnız ve çoktan gitmiş bir yolculukla, Battaniye tam ortada serin sabahı hisettiriyor. Kabukla uzun uzun karşısında duruyor ve gerçekten acıyıp acımadığını düşünüyorum… Ozan Ünal’ın heykel için esinlendiği sanatçıyı ve yine heykelin kendisindeki hikâyesini anlattığı sözleri: Kabuk tutmuş yaralar gün gelir zırhın olur… Başarılı bulduğunuz birinin hayatına derinlemesine baktığınız zaman çok eski, kabuk tutmuş yaralarla karşılaşırsınız ve sizin yetenek dediğiniz şey aslında yaralardır, diyerek devam ediyor… Heykel tam olarak hiç güneş almayan kendi kendine terk edilmiş tüm acılarıyla başbaşa kalmış gibi başka bir odada size bekliyor. Yaralarınızı soymaya ceserat ederseniz. Bu arada bahçeye üç defa çıkıyor arada nefes alıyor ve sevdiğim insanlarla karşılaşıp uzun uzun sohbet ediyorum. Hâlâ rüyadayım. Tüm eserleri burada anlatmayacağım ve sizdeki hislerini hayal edeceğim şimdi… Son olarak Kelebek Nefesi ile saklanmış, arayanın bulduğu bir minik odada karşılaşıyorum. Gördüğüm an içimdeki tüm tutamadığım hayaller kendini aşıp geçen düşler benden tekrar o nefesle esip geçiyor. Bana neden böyle içimde tutamadığımı anımsatıyor. Tek güne sığdıramadığım düşü ertesi gün tekrar eserlerle başka bir yolculuk için yeniden sergideyim. Sevdiğim bir arkadaşıma sergiyi canlı yayın gezdiriyorum ve o an dün fark etmediğim bir detayı fark ediyorum. Bir dakika burada bir el var. Zambaklı Lavi… Tam karşımda öğlen güneşinde çiçeklerini açmış o uzun yola çıkmış fakat hâlâ içinde ona ait bıraktığı düşlerin izi olan el kendi elinde yola devam ediyor. 

Sohbetimiz bunun üzerine başlıyor Ozan Bey’le ve hikâyesini merak ediyorum. Ünal, Heykellerin katmanları olduğunu aslında bakarken an an derine inen bir anlatımı sevdiğini bahsediyor. İnsanlarda böyle değil mi? Tanıdıkça açan ya da solan. Derinde sizi nelerin beklediğini bilmediğiniz. Neler bulacağınıza sizin ve biraz onların ışığıyla yön bulduğunuz. Burada bir söz geliyor aklıma çok hümanistsin… Evet o katmanları keşfetmeyi seviyorum fark ettiğim andaki şaşkınlığı duraksamayı ve devam etmeyi… Bana kattıkları her şeyi hikâyelerimizin karıştığı yolların kesiştiği başka düşlere yol açan her şeyi. Serginin bendeki hisleri hâlâ rüya-gerçek arası yalın bir gerçeklikle sanatçının tam olarak sunduğu o büyülü-gerçekçi hissinde kalıyor. Bir de Izmir’in en güzel güneşinin battığı yerde bir daha o heykelleri göremeyecek olmanın hüznü düşüyor içime. 

İstanbul’da olanlar hatta başka şehirlerden insanlar da görmeli bu düşü. Rüya Anıdan Sayılır Mı? 15 Kasım’a kadar bu yüzden orada sizi bekliyor. Aynı zamanda serginin 500 adetli sınırlı olarak eskiz defteri ile tüm yolculuğa sanatçının 2,5 yılına dahil olabilirsiniz. Bu çok önemli bir arşiv ve ömürlük bir yapıt. Galeri Selvin. Sevgili Selvin Hanım, Mine Hanım ve büyük emeklerleri olan herkese bu sergi için tekrar sevgiyle teşekkür ediyorum. 

Son olarak benim de Göç için içimden söze dökülenleri sizle paylaşıyorum:

Yansımalar.. 

içten dışa mı dıştan içe mi? 

Kalbinden söküp giden ne? Kendin mi? Acıların mı? Rüyaların mı? 

Bir silüet öylece denize düşen dalgalarla dans eden yavaş sakin ahenkle geçen. 

Gri bir bulut alıyor hepsini yüklenip süzülüyor öylece. Başka alemlere. Dinle…

Göç 🖤