KÖPRÜNÜN İKİ YAKASI – Karaköy Mono

Yazan: Zekiye Yılmaz

Neretva’nın yeşil sularına sonbahar ışığı düşüyordu. Köprünün taşları, akşamın sessizliğini yıllardır dinliyormuş gibi ağırbaşlıydı. Şehir, sanki geçmişle bugün arasında bir nefes alıyor, sonra usulca veriyordu. Genç kadın, köprüye yakın küçük bir kafede oturmuştu. Önünde kahverengi deri kaplı bir defter, yanında eski bir dolma kalem. Yazmak istiyordu ama kelimeler sanki taşların arasına sıkışmıştı. Bazen olurdu bu: dünya fazla gerçek, duygular fazla dolu olunca cümleler sessizliğe sığınırdı. Karşısında oturan adam, kahvesinden bir yudum aldı. Gözlüklerinin ardındaki bakışında hem mesafe hem merak vardı. UNESCO’nun kültürel miras uzmanlarından biriydi — şehirleri, köprüleri, kalıntıları korumakla görevli bir adam. Kadın, onu birkaç ay önce bir edebiyat sempozyumunda tanımıştı. O zaman da aynı şey dikkatini çekmişti: Adam, konuşurken sanki sadece kelimeleri değil, zamanı da tartıyordu. “Yazabildin mi?” diye sordu adam. Kadın başını iki yana salladı. “Henüz değil. Şu köprü beni susturuyor.” Adam gülümsedi. “Köprüler böyledir. Konuşmazlar ama çok şey söylerler. Biliyor musun, Mimar Hayreddin köprünün temeline bir dua bırakmış. ‘Allah’ım, bu köprü insanı insana bağlasın, kibri değil,’ demiş.” Kadın kalemini eline aldı. “Ne güzel bir dua. Belki de her mimar biraz filozof, her yazar da biraz mimardır. Ben de kelimelerle köprü kurmaya çalışıyorum.” Neretva, iki ses arasında kalan bir müzik gibi akıyordu. Yakınlardan bir akordeon sesi duyuldu — hüzünlü, ama umut dolu bir sevdalinka. Kadın başını kaldırıp gülümsedi. “Bak,” dedi, “Mostar bile kendi fon müziğini seçmiş.” Adam gülümsedi. “Bu şehir, acıyı estetiğe dönüştürmenin dersidir. Köprü yıkıldığında dünya nefesini tutmuştu. Yeniden inşa edildiğinde, insanlık bir anlığına umutlandı.” Kadın defterini açtı ve ilk cümlesini yazdı: “Yeni dünyanın temeli taşta değil; birbirini anlamaya çalışan iki yürekte saklıdır.” Adam sessizce okudu. Sonra, neredeyse bir onay gibi başını eğdi. “Bu cümlede köprünün ruhu var,” dedi. Bir süre sustular. Güneş dağların arkasına inerken gölgeler uzadı. Akordeon sustu, yerini Neretva’nın serin uğultusu aldı. “Ben,” dedi kadın birden, “ilk kez buraya geldiğimde köprünün yıkılış görüntülerini hatırladım. Taşlar birer birer nehre düşerken, sanki insanlığın belleği dağılıyordu. Ama sonra yeniden kuruldu. İşte o yüzden yazıyorum. Çünkü yazmak da inşa etmektir.” Adam gülümsedi. “Ben de o günleri hatırlıyorum. Şehirlere bakarken hep şunu düşünürüm: Taşlar yıkılabilir ama anlam yıkılmaz. İnsan, yeniden inşa ettikçe insan kalır.” Kadın gözlerini köprüye çevirdi. “Belki de dostluk,” dedi, “zamanın unuttuklarını birlikte hatırlamak demektir.” Adam sessizce başını salladı. “Ve belki de geleceğin tek umudu bu: unutmamak, anlamak, yeniden kurmak.” O an, sonbahar rüzgârı köprü kemerinin altından geçti. Masaya bir yaprak düştü; nehirden gelen serinlikle birlikte kahve kokusu havada asılı kaldı. Kadın, çantasından fotoğraf makinesini çıkardı. “Köprüye karşı bir fotoğraf çekelim,” dedi. “Bu anı hatırlamak isterim.” Adam yerinden kalktı, ikisi köprüye doğru yürüdüler. Taşların üzerine düşen akşam ışığı onları sarıya boyadı. Kadın makineyi kaldırdı. “Hazır mısın?” “Yüzyıllardır bekleyen bir köprünün önünde kim hazır olabilir ki?” dedi adam gülümseyerek. Deklanşör sesi duyuldu. Fotoğrafta, arkalarında köprü; yüzlerinde dingin bir dostluğun izi; gözlerinde hem geçmişin hüznü hem geleceğin inancı vardı. Masalarına dönerken, kadın defterine son bir cümle yazdı: “Yeni dünya, köprüleri yıkanların değil, yeniden kuranların eseri olacak.” Adam o cümleye baktı, sonra kadına dönerek yavaşça konuştu: “Bir gün bu hikâyeyi bitirirsen, içinde kendini değil, bizi anlat. Çünkü bazı dostluklar yazılmak için değil, yaşanmak için kurulmuştur.” Kadın gülümsedi. “O zaman sen hikâyemin sessiz mimarı ol.” Bir süre daha oturdular. Akordeon yeniden duyuldu, bu kez uzaktan — belki köprünün öte yakasından. Neretva’nın suları, taşlara dokunarak geçiyor, Mostar’ı kendi diliyle anlatıyordu. Gece inerken kadın defterini kapadı. Gözlerinde, yazmakla yaşamak arasındaki o ince sınırın huzuru vardı. Adam, cebinden küçük bir kâğıt çıkarıp masanın kenarına bıraktı: köprünün tarihini anlatan bir not, altına da şu satırı yazmıştı: ‘Bazı şehirler bizi değil, biz onları hatırlamak için varız.’ Kadın gülümsedi. Notu defterinin arasına koydu. O gece, Mostar’da iki insan birbirini kaybetmedi; sadece dünyanın unutkanlığına karşı bir anı bıraktılar. Bir dostluk, bir köprü ve bir kelime kadar kalıcı bir iz.